Mutfak Çelişkisi
03/07/2008 - Toplum Postası

Mutfak Çelişkisi

 

Tartışma güzel gidiyordu... O, Kendini “maço, taş fırın erkeği” saymasa da... yine de erkekti ve bundan mutluydu... Bense kadın... Ve ben de bundan mutluydum... E,  o zaman sorun yoktu... niye yine de “mutfak” biz kadınları tedirgin ediyordu...

Yoo, hayır... mutfak, pek de öyle zannedildiği gibi tedirgin etmiyor kadınları... özellikle de günümüzde... Bugün mutfak bir endüstri artık... Bir sürü makineler geliştirildi.. Bulaşıklar için bile... (Beni kös dinliyor... ama, sürdürmeye kararlıyım... Ve sürdürüyorum da...)

Aslında hep şaşıyorum... İnsanoğlu en çok yarım saat... bilemedin bir saatlik bir damak zevki için kafasını amma da çok yoruyor! Daha da ötesi, diğer gereksinimleri gözden uzak tutuyor. Ör: Kadın – erkek dendiğinde hep mutfağa kimin gireceği düşünülüyor nedense... Tüm kutlamalar neredeyse yemek temeline dayanıyor.

Uygarlık ölçütlerinin biri de mutfak...

Ve dünyanın her yerinde kadın mutfakta başarılı olduğu kadar kadın... Tabii, erkeklerin kalbine giden yol da midesinden geçer...

 

İlginç Çelişki

Ne tuhaf değil mi... insanlar bir yandan sofra zevkini artırmak için yollar düşünürken... diğer yandan da o zevklerin getirdiği kiloları, hastalıkları azaltmak için çareler arar... Soslar, salçalar, iştah kabartan tatlılar, dondurmalar bir yanda... diğer yanda da bunların neden olduğu kiloların yağların, kolestrollerin eritilmesi için harcanan onca çaba ve servet...

Ama tüm bunlar bazı ülkelerin, bazı insanların sorunudur...

Dünyanın başka yerlerinde çocuklar açlıktan ölür...

O çok bulan çok yiyen insanların bir başka sıkıntısı da yeşil sebzelerden, meyvelerden, ete, içecek ve çocukların yemişlerinde dahi kullanılan ve zehire dönüşen ilaçlar...

Ramazan dönemlerini anımsayın... Tüm dinler ve felsefe disiplinleri oruç önerirler. İslam Dini’nin oruç vecibesinin bir nedeni de fakir ve muhtaç insanların açlığını anlamak, Onlara yardım etmek... (Bir ucu açık bir soru ekliyorum buraya: Acaba kaç oruçlu bu bilinci geliştirmektedir?)

 

Gidişat

İnsanoğlu, yani bizler, ne trajikomik yaratıklarız! Sanki iki ayaklı mideler gibi yaşarız hep... Müzik gibi bir sanat dalı bile “ruhun gıdası”dır. Bir kadınla, bir yemekten aynı sıfatla söz ederiz: Nefis... Bir güzelin yüzünü, manav dükkanına döndüren benzetmelerle anlatırız: Yanaklar elma, dudaklar kiraz, gözler üzüm ya da zeytin... Cilt mi, o da kaymak gibi... Hadi biraz muzırlık edelim; kadın göğsü ya limondur ya da turunç... kavun, karpuz da olabilir...

Cinselliğimizi yemekle... yemeklerimizi cinsellikle karıştırır dururuz... Yemeklerimizi bir düşünün: Kadınbudu köfte, dilber dudağı, kadın göbeği...

 

*  *  *

Mutlu olmak yalnız doymak değil oysa... (İnsanların yarı açken daha iyi düşündükleri, daha iyi şarkı söyledikleri ve seviştikleri de bir gerçektir...)

Evet, mutluluk insanın sadece kendinin doyması, ısınması, giyinmesi değil... Başka insanların da sırtının pek, karnının tok olmasını istemek gerek... İslam dininin en güzel prensibi bence, “Komşusu aç yatarken, tok uyuyanın Müslüman sayılmayacağıdır...” Hristiyanlıksa oburluğu günah sayar... Budistler hayvanları yemek için bile öldürmezler... Çünkü, “öldürmeyen öldürülmez...” Her dinin ve felsefenin yardımlaşma, yetinme gibi kuralları vardır. Ama, yine de dünyamızda kan gövdeyi götürüyor... Hem de, bazen din adına, bazen uygarlık adına... En acısı da insanlara huzur ve barışı götürmek adına!..

Dünyanın kaynaklarının kuruduğundan sık sık söz edildiği bir çağı yaşıyoruz. Ve dünya yavaş yavaş açlık krizine girmekte...

 

Uygarlık Adımları (mı...)

Binlerce yıl önce... İnsanların yalnızca buldukları otları, kökleri, yumurtaları yedikleri “toplayıcılık döneminde” bir insan... büyük olasılıkla bir kadın... otların tohumlarını toprağa dikerek tarımı başlattı...

Acaba bu uygarlık öncüsü, bu günü görseydi aynı eylemi yapar mıydı?..

Konserveler de, pastörize de hep uygarlık adımları... Ama bu uygarlık adımları bir türlü gerçek uygarlığa ulaşamadı. Aç değilse başka bir hayvanın canına kıymayan yaban hayvanının mantığı günümüz insanıyla ne kadar çelişkili...

Öte yandan tüm bu uygarlık adımları insanlığın yarısını (kadını) mutfaklara tutsak etti... Belki gönüllü bir tutsaklık bu... Belki de zorunlu... Kadınlarımızın bir bölümü yalnızca zevk için değil, ekonomik nedenden dolayı az malzemeyle yenebilir yemekler uydurabilmenin peşinde... Yüzyıl öncesindeki gibi eldeki ürünü bozulmadan saklamaya, pazarlamaya yarayan yöntemlerle bütçesine katkı yapıyor. Hala pekmez kazanları kaynıyor, yoğurt, tarhana, sucuk, macun, bulgur, un vb. yapıyor. Öte yandan mutfaklarımız kimyasal katkı maddeleri katılmış yiyeceklerin işgali altında...

 

*  *  *

Am belki ki ahval ve şerait ne olursa olsun, kadının mutfak tutsaklığı hep sürecek...

Ve biz kitap okuma yerine yemek yapacağız....

Resim yapma yerine yemek yapacağız...

Zevk aldığımız, bizi geliştiren her şeyi yapma yerine yemek yapacağız...

Bulaşıkları, çamaşırları da makineye atarken, onlara attığımız tozlarla, bir kez daha doğayı kirleteceğiz...

 

Kurtuluşumuz mu...

Tanrıya kaldı... diyerek kesip atmak kolay...

Ama, biz uygar dünyanın uygar insanlarının bu gidişle tek kurtuluşu evrim...

Belki de bir süre sonra bu kimyasal beslenmeye ayak uydururuz... Alerji yapmaz olur besin boyaları...

Çocuklarda aşırı yaramazlık ve huysuzluk yaptığı söylenen şeker boyalarına alışamazsak da... Çocukların sinir bozukluğuna alışırız...

Ayaklarımız kilo verme bisikletlerine dönüşür... Belimizdeki masaj aleti prize bağlı olarak yaşayabiliriz...

Televizyonlarımızın önünde, ömrümüzde çeşitli endüstriyel çerezler!!!... besin endüstrisinin son buluşlarının beynimizi uyuşturan reklamlarını izleriz...

Belki de evrim sonucu, elektronik kartlarımız devreye sokulunca, “yiyecek, giyecek, uyku” ışıkları yanan makineler oluşur...

Doğal devremizi de mutfakta bir prize bağlarlar... çünkü tek değişmeyecek şey... galiba mutfak çıkmazı... Belki de kadınların ve erkeklerin, başka tutkuları pastalar, börekler, dolmalarla avutmasının öyküsü...

 

 


 

 

Bulut Kardeş

 

“Uslu çocuk olup

ilacını içmezsen

öksürüğün geçmez”

diyor annem...

 

Demek ki

bulut kardeş

uslu çocuk kolup

ilacını içmiyor...

 

Şimdi anladım:

o yüzden hep

öksürüyor...

 

 

 

Annem

Annem

televizyon dizilerinde

bense

düştüğümde ağlıyorum

bir yerim acımasa da

annem bana baksın diye...

 

Ama o,

dizi bitmeden

yerinden kıpırdamıyor bile...

 

 

Neden ama...

bulut kardeş

ltını ıslattığı zaman

annem, “Allahım sana

şükürler olsun” diyor...

 

Ben altımı ıslattığımda ise

“Allah cezanı versin

yine mi çiş ettin” diye

azarlıyor...

 

Neden ama...

 

Yoksa annem

bulut kardeşi

benden daha çok mu

seviyor...

 

Söyle Anne

kuşlar okula

gider mi anne ?

ya kelebekler?

nasıl öğrenirler uçmayı

balıklar neden boğulmazlar

Kim öğretir

onlara yüzmeyi...

 

                                                           Neriman CAHİT


 

 

Rüzgara Yazılanlar

 

183

Kimlik sorunu... En çok konu edilen bir olgu toplumumuzda... Ama, onu da tam tanımlamıyor, bir ucundan tutup, sonra bir kenara koyup, başka bir konuda ahkam kesmeye başlıyoruz...

Evet, kimlik sorunumuz var... Ama, kimlik sorunu olmak, kimliksizlik anlamında anlaşılmamalı... Bu, kendimizin... - kendimizle  yaşadığımız dünyanın anlaşılması ve anlamlandırılmasıyla ilgili bir sorun... Belleğimizle / umutlarımızla ilgili...

Kendimizi yeniden betimleme sorunu... Bir anlamda, kendimizi yaratma, yeniden oluşturma sorunu... Evet, bunu başarmalıyız... Ülkemizin küçüklüğü ve tanınmamış olmamız, pek çok eksikliğimizin nedeni olmamalı...

 

184

Bizde “eleştirmen” yok diye yakınır dururuz... Evet, doğru ama eksik bir tanımlama bu...

Bizde sanatçılar sadece eserini üretme yerine, kendi sanatları, o sanatın özünü, yaratı kurallarını vb. de yazmalı... Bu da yetmez... Bunun yanında, inandıkları sanat görüşlerini, sanatın sorunlarını da yazmalı...

Kendi aralarında kısır çekişmeler, hesaplaşmalar yerine... yeni sanat hareketlerinin, sanatsal görüşlerin kıvılcımlanmasına neden olacak, yeni fikirlerin üretileceği bir zemin yaratılmalı...

Evet, yazarak... Benim bu konularda hep canım yandığı halde sürekli yazıyorum... Ve maalesef, sanatımla değil, yazdıklarımla / gazeteciliğimle değerlendiriliyorum. Ama, yine de ben, sanatçının söyleyecek sözü (de) olduğunu ve her zaman, yazması gereğine inanıyorum...

Bir bakıma, gelenekle – araştırmayı yedeğine alarak yazmalı...

Değil mi ki sanat, dünyayı... insan için... yeniden yaratma, biçimlendirme ve özgürleştirme aracıdır.

Yalnız sanatı değil, tüm insan değerlerini doğru olarak kavramak, ancak, onları kendilerini yaratan toplumsal koşullar içinde kavramaya çalışmakla olasıdır.

 

184

Kıbrıs’ta, bir anlamda, müstemleke kültüründen söz edebiliriz. Düşünsel ve kültürel olarak beslendiği, (beslenemediği de diyebiliriz), beslenebileceği ortam bu...

 

185

Eleştiri konusunu düşünmeyi sürdürüyorum:

Artık günümüzde sanat daha da demokratikleşti. Ürünler, aşağı yukarı aynı düzeyde... Diğerlerini gölgede bırakan, dev eserler, “sanat asilzadeleri” çıkmıyor pek.

Ben, “eleştiri” derken, sadece eleştirmenleri kastetmiyorum... Edebiyatçısı, tiyatrocusu, müzikcisi, karikatürcüsü, fotoğrafcısı, ressamıyla... bütün sanatçılar, sanatlarını tartışmalı... Sağlıklı eleştiriler yer almalı...

Bunu, kitleyi düşünerek, kültürün bütünlüğünü düşünerek yapmalı... Sanat ve kültürün politika ile zorunlu bağlarını düşünerek yapmalı... çünkü,

Sağlıklı bir sanat gelişmesinin, uzun vadede en şaşmaz ölçütü: Kitle ile ilişki’dir.

Halkın, böylesine sıkıştığı, bunaldığı bir ülkede, sanatçı fildişi kulesine çekilip de, “Ben sanatımı yaparım, ötesine karışmam” diyemez... Aslında, demesine der, buna kimse de engel olamaz ama aynı şeyi halk da ona der: “Senin yazdıkların da beni ilgilendirmez...”

Kendimizi ve dünyayı değiştirmek istersek, yolumuzu aydınlatan çağdaş bir dünya görüşümüz olmalıdır... Ve,

Kendinden başkasını önemsemeyen, okumayan, izlemeyenin sanatçının – şair – yazar olmaya hakkı yoktur...

 

186

Bence sanatçının yaşamı, onun en önemli eseridir...

 

187

Yazar ve sanatçılarımız arasında “çocuk hastalığı dönemi”ni atlatamayanlar var.

Bir de, pazarlamacılığın çok etkin olduğu toplumsal bir ortam içindeyiz. Yaptıklarını – yazdıklarını en iyi pazarlayanların, “büyük sanatçı” olarak piyasaya sürüldükleri (aslında kendi kendilerini sürdükleri... kendilerini “Şiir otoritesi”, “Şiir acenti” “Ender sanatçı saydıkları bir süreç bu... Ama,

Orhan Alkaya’nın dediği gibi: “Parlak kanatlarıyla, gökyüzünde kaybolurken Ankara / kimse Tanrıyım demesin, hepimiz sarhoş kaldık...” Sadece kendimize öykünerek bir yerlere varamaz... bir yerlere tutunamayız...

 

188

Kültür olgusu...

Kültür de bir türlü tanımlayamadığımız, önemsemediğimiz bir olgu... Hala, kültür ve kültürlü kavramları harmanlanarak, kültür alanına, sadece yazar, sanatçı, okumuş vb. konuyor.

Artık kültür sadece seçkinlerin ilgilendiği soyut bir kavram olmaktan çıkıp, kitlelerin olmalıdır (çünkü kültüre yaşamın kapsadığı her şey dahildir.) Bunun için de, alanın uzmanları olan sanat ve kültür adamlarının, bu alanın gerçek sahipleri olan kitlelerle diyalog kurmaları halk kesimlerinin de bu alana çekilmeleri gerekiyor; çünkü, geleceğin kültürünün asıl sahibi - şimdiye kadar -böyle işlerden uzak durmaya alıştırılan halktır.

Kültür, dokunulmaz, edebi bir şey değildir... Kültür, tarafsız bir şey de değildir...

 

189

Müzesi dahi olmayan bir toplumuz biz... yani, belleği olmayan bir toplum...

Bir de düşünüyorum da... Ülkemizde şu kadar üniversite var... Artık, “montajcı yöntem” yerine, bilimsel araştırma yöntemini yoğunlaştırsalar...

 

190

Olanları, yapılanları,yapılması planlananları dikkatle izliyorum... Ve gittikçe kırılan, umudumu yerinde tutmak için büyük bir çaba sarfediyorum... Ör. Başta başkent Lefkoşa olmak üzere kentlerimizin başına gelenlere bakalım: Bir kentin “kültürel alt yapısı”nın, yüksek binalar ve beş yıldızlı otellerle kazanılamayacağını hala öğrenemedik.

Kültürümüzün geçmişten – şimdiye uzanan geçmişini koydunsa (daha doğrusu, korudunsa) bul... Kentlerimizi, doğamızı, kültürel dokumuzu koruması gerekenler konunun uzmanlarıyla zıtlaşarak bildiklerini yapmayı sürdürüyorlar.

Tanrı aşkına, ben yaşadığım kent için söylüyorum: Dünyadaki yöntemi uygulayın... Artık, eski Lefkoşa’yı (Mağusa’yı ve diğerlerini de) oldukları gibi bırakın... Müdahale etmeyin. Sadece, bakımını, onarımını yapın... İçine tek bir bina dahi yap-ma-yınnn...

Dünyada büyük kentler “eski kent” ve “yeni kent” diye düşünülüp ona göre davranılıyor. (Eski kent, korunur, yapıları onarılır, yıkılsa da, aslına uygun olarak yapılır. Çok gerekiyorsa, içi modernleştirilir ama dış cephe aynı bırakılır.)

 

*  *  *

Dam üstünde saksağan ama yazayım: Bize artık sadece bir “müze” değil... “Modern Sanat Müzesi” ve her sanat ve kültürün özel müzeleri gerekiyor idareci beyler, paşalar...

Rüzgara yazdığımı bile bile yazıyorum işte... Yazmayı da sürdüreceğim...

 

 

 


Bu Haber 342  Defa Okunmuştur:
İlişkili Haberler:

Iliskili Haber Yoktur
Haber Arama:
 Bu haber ile ilgili henüz yorum yoktur...